“Lawo lawo laze me! Kes çino.”(*)

Son birkaç yıldır Türkiye bilhassa farklı burjuva odaklarının çarpışmasının ve kürt özgürlük hareketinin siyasi belirleyiciliğinin bir sonucu olarak Cumhuriyetin kuruluş ideolojisinin ürünü olan tarihteki toplu katliamları konuşuyor. Kuşkusuz Anadolu ve Mezopotamya’yı kapsayan bugünkü Türkiye toprakları tek bir ulusun tarihi üzerinden algılanamaz ve Kemalizm’in yüzyıla varan süre içersindeki “tek dil, tek din ve tek vatan” algısı, bu topraklar üzerindeki zenginliğin bir sonucu olarak kaybetmeye mahkûmdu. Ancak yine de bu tartışmalar bize gösteriyor ki halklara yapılan katliamın tek sorumlusu Kemalistler değilmiş. (daha&helliip;)

İçinden geçmekte olduğumuz dönem tarihsel olarak kimi ironiler içermekte. Kısa bir süre önce 1917’de meydana gelen Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’ni ve dünyadaki ilk işçi devleti deneyimini selamlarken aralık ayının ilk günlerinde yeniden dönemin Sovyet topraklarına uzanarak çözülüşün gerçekçi nedenlerine göz atıyoruz. Sovyetler Birliği’nin Gorbaçov iktidarı ile ortadan kaldırılması ve kapitalizme keskin dönüşü binlerce farklı başlıkta, kimi zaman ise ideolojik tartışmalara kurban edilerek ortaya koyulmaya çalışıldı. Dünyanın ilk işçi devletinin kurulması ve milyonlarca insana sosyalizm bayrağı altında eşit ve özgür bir yaşam sunması nasıl tek bir kişinin eylemi olarak görülemez ise aynı şekilde çözülüşüdede bir kaç hain Sovyet yöneticisine mal etmek kolaycılığa kaçmaktan farksız olacaktır. Meseleyi biraz daha netleştirmek açısından en azından dönemin köşe taşlarının netleştirilmesi ve tartışmanın bu temeller üzerine yapılması, sonuç alıcı bir tartışma yapmak açısından da faydalı olacaktır. (daha&helliip;)

İstanbul’un şehir tiyatrosunda geçenlerde izlediğim bir oyun birçok şeyi tekrar ele almak açısından kimi hatırlatmalar yapıyor gibiydi. Herkesin kendi dünyasına hapsolduğu bir ülkede insan, parçalara odaklanmaktan bütünü görmemeye ve karanlığı büyütmeye nasıl ortak edilir dedim kendi kendime. İnsan nasıl olurda burnunun ucundakini görmez hale getirilir ve nasıl hiçbir şey olmuyormuş gibi sakin bir şekilde yaşayabilir. (daha&helliip;)

2009 yılında tutuklanan İşçi-Köylü gazetesi ve Umut Yayıncılık Kartal bürosu çalışanı Suzan Zengin ağır cezaevi koşulları altında yakalandığı hastalığından kurtulamayarak yaşamanını kaybetti. (daha&helliip;)

Koca Antonio alacakaranlık gökte uçan papağanı işaret ederek, “Bak,” diyor.

Yağmurun habercisi gri gökyüzündeki muhteşem renk yumağına bakıyorum. “Tek bir kuşta bu kadar renk olması inanılmaz geliyor insana,” diyorum, tepenin doruğuna ulaştığımızda. Koca Antonio, tüm yolu kaplayan çamurdan etkilenmeden, çamursuz bir tümsek bulup oturuyor. Soluklanmaya çalışırken bir yandan da sigara sarıyor. Birkaç adım attıktan sonra Koca Antonio’nun geride kaldığını fark ediyorum. Geri dönüp yanına ilişerek, “Sence yağmur başlamadan köye varabilir miyiz?” diye soruyorum, pipomu yakarken. (daha&helliip;)

Hep “sol liberaller”i yazıyoruz ya… Elbette yetmez. Eksik kalır. Düzen’in “sağ”ına da, “sol”una da vurmak gerek. Boş bırakmaya gelmez bu ikiz kardeşleri…

Aşağıda okuyacağınız yazıyı 10 yıl önce yazmıştım. 1998 ya da 1999’un 25 Nisan’ı olmalı, (Türkiye’de) Özgür Bakış ve (Almanya’da) Özgür Politika gazetelerinde yayınlandıkları tarih. Arada eski yazıları yeniden okumak öğretici olabiliyor, yazar bakımından da, okur için de. Emin olun tembellikten değil o yazıya yeniden dönmek. Göreceksiniz, güncel. (daha&helliip;)

20 Eylül 1992 tarihinde Diyarbakır’da JİTEM tarafından katledilen Kürt devrimci aydını Musa Anter’in ölümünün üzerinden 20 yıla yakın zaman geçti. Bu yirmi yıla yakın zaman içerisinde ne tuhaftırki Ape Musa’nın varlığına, üretimine ve aydın cesaretine olan ihtiyaç artmakta. Bugünden 50 yıl önce yazılmış olanlar ise hala güncelliğini korumakta. Anadolu topraklarında kurtuluşa niyetlenen tüm devrimciler için Anter’in mirası ancak sadece Kürdistan’lı devrimciler için değil Türkiye’li devrimciler açısından da ilerletilecek, yükseltilecek bir bayrak olarak tarihin orta yerinde durmaktadır. (daha&helliip;)